Konser sabahı arkadaşım tişörtlerimize Ian Anderson’ın ikonik silüetini çizdiğinde; böylesi bir tutkumun başladığının farkında değildim. El yapımı konser tişörtlerimizle çok havalıydık. Canlı performans sevdam, MÖ 3. yüzyıldan kalma 25 bin kişilik Efes Antik Tiyatro’da başladı. O gün sadece bir performans izlememiş, Efes Antik’in muazzam akustiğiyle bir hayalin içinde kaybolmuştuk.
Ian Anderson tekerlekli sandalyeyle sahneye getirildi. Hemşire sandalyeyi iterken Anderson birden zıplayarak ayağa fırladı ve Jethro Tull şovu böyle başladı. O günkü heyecanımızın en büyük şahidi ise yoldaki billboardlardan söküp hâlâ sakladığımız konser afişlerimiz oldu.
Bazı konserler dinlenmez; yaşanır. Sonrası zaten hiçbir zaman eskisi gibi olmaz.

İyi seyirci olmak
öğrenilebilen bir sanattır.
Aynı sene Deep Purple’ın vokalisti Ian Gillan gruptan ayrılmış, kendi grubu ile İstanbul’a geliyordu. En ucuz İzmir – İstanbul seyahat alternatifi olan Bandırma’ya kadar trenle Bandırma’dan vapur ile İstanbul’a geldik. Babamı ikna etmek için “Baba, bu adamlar ölür gider! benim Smoke on the Water’ı canlı dinlemem lazım” demiştim. Bu performansın üzerinden 35 sene geçti. Bu süre içinde onları İstanbul’da Deep Purple olarak 3 kere daha izleyebildim. Allah uzun ömür versin! Ian Gillan ve Deep Purple beraber halen aslanlar gibi çalıp söylüyorlar.

Performansın kalitesini
sanatçı kadar izleyici de belirler…
1993 senesi İstanbul’da stadyum konserleri açısından adeta bir devrim senesiydi.
O güne kadar ancak duvarlarımıza astığımız posterlerde gördüğümüz isimleri sahnede göreceğimize inanamıyorduk. Ahmet San organizasyonuyla Guns N’ Roses, Metallica, Elton John, Scorpions, gibi pek çok dev isim İstanbul’a geldi. Ne şanslıyım ki ben de bu konserlerin pek çoğuna gidebildim.
Açıkçası Türk müzikseverleri olarak ne yapmamız gerektiğini de bilmiyorduk. Metallica konseri için sabah 06:00’da İnönü Stadı’nın önünde beklemeye başladık. İçerisi bize TV’deki Rock Market programında gördüklerimizden de görkemli görünüyordu. Bence Metallica bile böyle bir seyirciyle karşılaşacağını beklemiyordu. Seyircinin şarkıları ezbere söylediğini gören Hetfield, tekrar geleceklerinin sözünü o gün verdi.
Büyüleyici sahneler…
Bu işte izlediğiniz sanatçıların yeteneklerinin yanı sıra şovu ne kadar sevdikleri de önemli. Rolling Stones konserinin bir yerinde sahanın ortasından sahneye teleskopik bir köprü uzanmaya başladı. “Bridges to Babylon” albüm teması olan köprü hepimize “Star Wars” film sahnesi gibi gözükmüştü. O köprüde Mick Jagger’ın dans ederek şarkı söylediğini de görünce seyirci artık aklını yitirmek üzereydi.
İTÜ Stadyumu’ndaki Roger Waters konserinde etkinlik boyunca sahnenin arkasında dev tuğlalarla duvar örülüyordu. Konserin bir yerinde One of My Turns çalmaya başladılar. O anda, duvardan açılan bir platformda “The WALL” filminden bildiğimiz oda dekoru içinde Waters’ı gördük. Tüm Pink Floyd hayranları mest olduk.

Seyirciyi Yakalamak!
Ancak yapılan tüm şovlardan, seyirci kalabalığından bağımsız “seyirciyi yakalamak” diye de bir şey var. Sıkı hayranı, dinleyicisi olduğum Placebo’yu İstanbul’da 2 kez izledim. Ne var ki her iki konserde de Brian Molko’nun seyirciyle hiçbir bağ kuramadığını gördüm. Çok iyi bir müzik dinliyorsunuz ama içinizde bir şeyler eksik kalıyor.
Anladım ki, iyi bir performans, sadece sahnedeki yetenekle değil, sanatçının seyirciyle kurduğu bağla da tamamlanıyor.
Efsane vokalist Ronnie James Dio İstanbul’daki konserinde tüm seyirciyle birebir göz teması kurmuş gibiydi. Şarkıların hikâyelerini jestleriyle öyle bir anlatıyordu ki söylediği her şey seyirciye anında geçiyordu. Bugün bile onu sahnede canlı izlemiş olduğum için kendimi çok şanslı hissederim.
Aktivist müzisyen, güzel insan Joan Baez performanslarında her zaman seyirciyle güçlü bağlar kurar. Baez Türkiye’deki son etkinliğinde Zülfü Livaneli‘nin “Kız Çocuğu” şarkısını söyleyerek hepimizin kalbini kazanmıştı. Sanatçı ve seyircinin bütünleştiği eşsiz anlardan biriydi.
Manowar Türkiye’de çok defa konserler verdi. Grubun basçısı Joey deMaio‘nun seyirciyle Türkçe şakalaşması, Türk bayrağını sahnede dalgalandırması hepimizi çok derinden etkilemiştir. Türk metal seyircisinin gönlünü kazanan Manowar İstanbul’a her sene gelse de biletleri kısa sürede tükenir.
Unutulmaz anıların ev sahipleri…
Tabii bir de performansların gerçekleştiği alanlar büyük önem taşıyor. Teoman, Duman, Şebnem Ferah gibi pek çok sanatçı 90’lı yıllarda Kemancı Rock Bar’da sahne alıyorlardı. “Kemancı” Türk rock müziğine bir dönem ev sahipliği yapmış kült mekân olarak her zaman hatıralarımızdadır. O yıllarda Beyoğlu Küçükparmakkapı Sokak‘ta aynı gecede muhtelif mekânlarda Bulutsuzluk Özlemi, Moğollar, B. Ortaçgil veya Blue Blues Band izlemek mümkündü. Beyoğlu o zaman nargile severlerden daha çok müzikseverlere hitap ediyordu.
Canlı müzik kültürümüze yepyeni bir soluk getirmiş olan Babylon’u da unutmamalıyız. Ben kendi açımdan; ilk defa insanların bu kadar konsantre olarak müzik dinledikleri bir bar görmüştüm. Hiç duymadığımız yerli yabancı pek çok sanatçıyı izlememizi sağlayan Babylon kesinlikle bir dönüm noktasıdır.
Bu mekânlar sadece konser verilen yerler değil,
müziğin damarlarımızda aktığı sanatçının dinleyiciyle bütünleştiği alanlardı.
Müziğin insanları bir araya getirdiği ortamlara o kadar ihtiyacımız var ki…
2000 yılında İstanbul’da ilk defa H2000 adında bir müzik festivali yapıldı. Ömerli’de büyük bir açık alanda 5-6 ayrı sahnede, eş zamanlı farklı grupların çalıp söylediğini hatırlıyorum. Sabah çadırların arasından gün ağarırken, bir sahneden elektronik, diğerinden rock tınıları gelirdi. Festival kendi içinde bir nöbet düzeni tutturmuş, hiç durmadan devam ediyordu…

Bu festivallerde anı, hatta pek çok anı aynı anda yaşayabilirdiniz. H2000 festivalini Rock’n Coke gibi başarılı organizasyonlar takip etse de maalesef günümüze kadar devam edemediler. Halbuki, hepsi ne çok sanatçıyı, genci, müzikseveri bir araya getiren etkinliklerdi.
Tek vücut olmak
Scientific Reports’ta yayımlanan bir araştırmaya göre, konser izleyicilerinin kalp atışı, solunum hızı ve hatta deri iletkenliğinin müzikle birlikte senkronize olduğu gözlemlenmiş.
Yani bedenlerimiz gerçekten müziği birlikte yaşıyor. Bunu anlamak için bilimsel veri okumaya da gerek yok; bir konser kalabalığının ortasında durmak yeterli.
“Müziksiz geçen bir hayat bir hatadır”
Nietzsche
Bazı canlı performanslara gidemesek de tüm dünyaya mal olmuşlardır. Örneğin Woodstock Festivali, Live Aid Konseri, The Beatles’ın Çatı Performansı böyle konserlerdir. Gitmesek de gitmiş gibi hissederiz. O anlar müzik dünyasına mal olmuş ortak anılardır. Prince‘in George Harrison anma konserindeki gitar solosunu çok müziksever oraya gitmemiş olsa da unutamaz.
Kimi konserler de müzik ziyafeti olmalarının yanı sıra seyircisinin içindeki haykırışı olurlar. Mesela Mor ve Ötesi 2022 İnönü Stadyumundaki performansı binlerce insanın derdine tercüman olmuştur. Bazen söze dahi gerek kalmaz, müzik her şeyi birleştirir.

Konser havası…
Aynı şarkıyı beraber söyleyen binlerce insanın birbirine yabancı olması mümkün değil. Konserler bize birlikte yaşayabilmenin hâlâ mümkün olduğunu hatırlatıyor.
Evet, biletleri şimdiki kadar kolay, oturduğumuz yerden alamaz; gişeye kuyruğa girerdik. Muhakkak ki bazı şeyler hayatımızı kolaylaştırdı. Ancak acayip şekilli barkodlar yerine elimizde somut anı kalan biletlerimiz vardı. Unutamadığım pek çok etkinliğin biletini hâlâ saklarım. Her biri kulağıma o tınıları yeniden fısıldar.

Biletler barkoda döndü, mekânlar kapandı, festivaller bitti.
Ama iyi müziğe, canlı performanslara ve birlikte iyi olmaya iştahımız hiç geçmedi.
Müzikseverler olarak talebimiz basit: ulaşılabilir biletler, müzik dinleyebileceğimiz güvenli mekânlar ve daha fazla müzik…
Sahne ışıkları söndüğünde geriye bizde ne kalıyor?








Bir Cevap Yazın