Bilgi eskiden gelirdi. Beklerdik. Arardık. Bulunca tadını çıkarırdık.
Okuyarak, dinleyerek, izleyerek… zihnimiz durmadan içine bir şeyler emmeye çalışıyor. Çok azını hatırlayacağını, çok azını sindireceğini bilse de!
Babam eve giren gazeteleri okumaz; adeta yerdi. Sabah masaya bırakılan gazete akşama kadar birkaç kez el değiştirir, sayfaları katlanır, kenarları kıvrılırdı. Köşe yazılarından karikatürlere, ölüm ilanlarından spor sayfalarına kadar gözünün değmediği neredeyse hiçbir satır kalmazdı.
Gazeteyi bitirdiğimizi sanırken hafta sonu ekleriyle bambaşka dünyalara açılırdık. Cumhuriyet’in Kitap, Bilim ve Teknoloji ekleri, Hürriyet Seyahat eki; dünyayı tanımaya başladığımız ilk pencerelerdi. Henüz kariyer siteleri, LinkedIn hatta web siteleri yokken, Hürriyet İK bir ışık olmuştu bize.
Bilginin ilk tadı
“Doğan Çocuk” dönemini yakalayamadım ama “Milliyet Çocuk” zihnimde pencereler açan, öğrenmeyi sevdiren şahane bir yayındı. Yıllar sonra “Süper Penguen” benzer bir misyon layığıyla üstlendi. Ne yazık ki onlar da değişen zamanın ve alışkanlıkların karşısında uzun süre direnemediler.
Müziği ise Hey, On Yedi ve Blue Jean dergilerinden takip ederdik. Hatta abimle birlikte Urla’daki sahaflardan, yazın turistlerin bıraktığı Bravo ya da Pop Rocky dergilerini alırdık. Pek bir şey anlamasak da uzun uzun incelerdik. Çünkü o yıllarda bilgi yalnızca okumakla edinilmiyordu. Dokunarak, keserek, biriktirerek, duvara asarak da öğreniyorduk. Bir derginin sayfalarında dolaşmak, bazen içindeki bir fotoğrafı odanın duvarına asmak bile öğrenmenin bir parçasıydı.

Gırgır, Leman, Hıbır gibi mizah dergilerinin çıkacağı günü heyecanla bekliyorduk. Rock dünyasında olup bitenleri Aptülika’nın Grup Perişan serisinin sayfa kenarına küçücük puntolarla sıkıştırılmış haberlerden öğreniyorduk. (Büyüteçle oradan şarkı sözü bile öğrendiğimi bilirim)

Bugün dönüp baktığımda:
Aslında değişen şey bilgiye duyduğumuz açlık değil; bilgiyle kurduğumuz ilişki.
Artık bilgi akıyor…
Eskiden bilgi daha durağandı.
Gazetede, dergide, kasette, kitaplıkta dururdu.
Şimdi ise akış halinde…
Gazete Oksijen’de okuduğum Selçuk Şirin’in bir yazısı beni başka bir araştırmaya götürüyor. Tuğrul Ağırbaş’ın LinkedIn yazısında okuduğum bir girişime takılıyorum. Bir podcast’te duyduğum fikirle birleşince bambaşka bir yere akıyor. Bir YouTube söyleşisi bazen okuduğum sayfalarca yazıdan daha çok düşünmeme neden olabiliyor. NeoSkola gibi platformlarda bazen bir kitabını okuduğumuz, bir yazısını takip ettiğimiz insanı karşımızda bulup dinleyebiliyoruz. Yapay zekânın ilgilendiğimiz konularla ilgili dünyanın her yerinde yayınlanan güncel bilgileri derleyebileceğinden bahsetmiyorum bile.

Bilgiye ulaşmak hiç bu kadar kolay olmamıştı. Herkes kendi gazetesini, kendi radyosunu, kendi kültür sanat ekini oluşturuyor. Seçmek ise hiç bu kadar zor olmamıştı.
Düşüncenin içinde kaybolmak.
Ama bütün bu dönüşüm içinde değişmeyen bir şey var.
İnsan hâlâ bir düşüncenin içinde kaybolmak istiyor.
Ben hâlâ aldığım bir kitabın ilk sayfasını açarken heyecanlanıyorum. Kargodan kitap gelince de önce kokusunu içime çekiyorum. Altını çizerek okumazsam, kenarına not düşmezsem sanki bir şeyler eksik kalacakmış gibi geliyor. Hatta ikinci el kitaplardaki eski notlar bile bana bazen ayrı bir hikâye tadı veriyor.
Sesli kitapların hayatıma girişi…
Ama bunun yanında artık sesli kitaplar da hayatımın büyük bir parçası.
Kitap okumak ve radyo dinlemek favorilerim olsalar da bugün podcastler, sesli kitaplar çok kıymetli. Eskiden trafikte geçen saatleri tüketirdim, şimdi o saatlerde kitap bitiriyorum.
Sesli kitap bana önce sadece bir kolaylık gibi göründü. Sonra fark ettim ki aslında yeni bir okuma biçimiydi. Bazı kitapları hem okuyor hem dinliyorum. Hatta bazen ikisini aynı zamanda bile yaptığım oluyor.
Nikos Kazancakis‘in “Zorba“sında Zorba karakterini Murat Eken‘in sesiyle öyle özdeşleştirdim ki gözümün önünde Anthony Quinn, Murat Eken sesiyle konuşuyor, arka planda Theodorakis çalıyor. Kitap, film, müzik hepsini ayrı ayrı da hep birlikte de öyle özümsemişim ki o sahne artık sadece bana ait.

Takuhi Tovmasyan‘ın “Sofranız Şen Olsun“unu kendi sesinden dinlediğimde de benzer bir şey hissettim. Bir yemek kitabı nasıl bir memleketin kültürünü, tarihini bu kadar keyifle taşır bu kitapta gördüm. Takuhi Hanım’ın o kendine has şivesiyle anlatırken insan hemen o akşam onlara misafir olmak, o güzel Ermeni yemeklerinden yemek istiyor. Bu sadece bir tarif kitabı değil; bir hafızaydı ve hafızanın sahibinin sesiyle geliyordu.
Keza “Sapiens”, “Asılacak Kadın” ve “İnsan Olmak” gibi birbirinden çok farklı eserleri Tilbe Saran gibi insanı mest eden bir usta sesten dinlemek, o kitaplarla bambaşka bir bağ kurmamı sağladı.
Aslında mesele tam burada başlıyor. Bu kadar çok kaynağa ulaşabiliyorken, ne kadar derinleşebiliyoruz?
Bilginin tadına varmak!
Geçtiğimiz haftalarda katılmış olduğum Beliz Güçbilmez’in “Tersine Mühendislik, yazmak için okumak” atölyesinde bir kitabı ikinci kez okuduğumuzda ilkinde fark edemediğimiz pek çok detayı görebildiğimizden bahsetti. Beliz Hanım’ın ağzımıza attığımız lokmadaki tatları fark etmemize benzettiği bu deneyimi “Gurme Okurluk” olarak adlandırıyor. Sınırsız kaynağın olduğu, hızlı tükettiğimiz bugünlerde kaç kitap okuduğumuzdan ziyade hangi kitaplardan faydalanabildiğimiz kıymetli bence.
Ve kurmaca tam burada devreye giriyor. Beliz Güçbilmez’in üzerinde durduğu bir başka şey de şuydu: Kurmacalar yalnızca hikâye anlatmıyor, zihnimizi esnetiyor. Gerçek hayatta katlanamayacağımız insanlarla romanlarda günler, haftalar geçiririz. Hikâyeler bize insanları yargılamayı değil, anlamayı, tolere etmeyi, görmeyi öğretiyor. Çünkü hayatı yalnızca bilgiyle değil, birbirimizin hikâyeleriyle öğreniyoruz.
Algoritmalar artık öğrenme hayatımızın da gerçeği haline geldi. İlgi alanımızdaki eserlere, sanatçılara kolayca ulaşmak hoşumuza gitse de sonra bizi tek düzeliğe ittiğini görüyoruz. Ama öte yandan bir o kadar da beslenecek çok kaynak var. Eskiden editörler seçiyordu, şimdi algoritmalar seçiyor. Şahsen benim bilgi arsızlığım karşısında, Spotify, Storytel algoritmaları da ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar.
Belki artık yalnızca metin okumuyoruz.
Ses okuyoruz.
Akış okuyoruz.
Format okuyoruz.
Belki de çağımızın en büyük meselesi şu:
Bilgi akarken, derinleşmeyi nasıl sürdüreceğiz?
Benim cevabım hâlâ aynı: yavaşlamak.
Çok azını hatırlayacağını bile bile, bir hikâyenin, bir fikrin ya da bir sesin içinde kaybolmaya razı olmak. Ve bunun tadını gerçekten çıkarabilmek.







Bir Cevap Yazın